24 Ekim 2011 Pazartesi

3D Teknolojisi ve Minikler

Dijital pazarın en saygın müşterileri gençler ve çocuklar olunca, bu sektör de durmaksızın onları cezp edecek yeni fikirler, arayışlar içerisinde karınca gibi çalışıyor. (22 Ağustos 2011 Pazartesi)
Son zamanların trendi şüphesiz 3D teknolojisi… 3D yeni ama aslında bir o kadar da eski bir teknoloji. Kökeni 1850’ye kadar uzanan bu buluş ile dünya seyircisi ilk olarak1920’lerde tanıştı, hatta 1950’li yıllarda Türkiye’den bile bir rüzgâr gibi geçip gitti. Sonrasında -maliyetli bir yöntem olmasının da etkisiyle- unutulmuş gibi görünse de kendi içinde gelişimini sürdürdü ve bir gün tüm dünyanın karşısına Avatar ile yeniden çıktı. Şahsi fikrim, Avatar 3D teknolojisinin bu kadar muhteşem kullanıldığı bir film değil de sıradan 2D teknolojisi ile yapılmış bir film olsaydı sinemalarda birkaç hafta gösterimden sonra sessiz sedasız unutulur giderdi. Ancak gişe hâsılatı o kadar inanılmaz rakamlara ulaştı ki sadece yapımcıların değil, elektroniğin devlerinin de aklını çeldi. İşte bu sayede 3D artık sadece sinemalarda değil, bilgisayar oyunlarında, konsollarda hatta son teknoloji televizyonlarda bile yerini aldı.

Bu teknoloji, yapımcıları kurtaran bir can simidi oldu denebilir çünkü şimdilerde en çok izlenen 10 filmden en az 6 tanesi üç boyutlu. Hatta son zamanlarda vizyona giren animasyon filmlerin neredeyse hepsinin üç boyutlu gösterimi mevcut, haliyle çocuklar da bunu tercih ediyorlar. Benim kızım gibi üç boyuttan korkan, hoşlanmayan çocuklar için ise neyse ki hala 2D gösterimler mevcut. Neyse ki diyorum çünkü başından beri üç boyutlu animasyon fikrinde beni huzursuz eden bir şeyler var. En önemli nedenlerden biri bu filmlerin çoğunun gereğinden fazla uzun olması... Dolayısıyla beni bile bir noktadan sonra rahatsız eden bu teknolojinin çocuklar üzerinde nasıl etkileri olduğunu merak etmiyor değildim. Merakım fazla uzun sürmedi ve beklenen açıklamalar yavaş yavaş basında yerini bulmaya başladı. Şu anda yapılan açıklamalar yumuşak bir geçiş niteliğinde çünkü gerçeklerin ardında çöpe atılması söz konusu bile olmayan milyonlarca dolarlık yatırımlar var. Ancak pek çok uzmanın uyarılarından sonra yakında 3D filmlere 7+ sınırlaması getirileceği kanısındayım. Pek çok Göz Hastalıkları Uzmanı 3D teknolojisinin -özellikle göz kaslarının gelişiminin tamamlanmadığı 7 yaş altı- çocukların üzerinde oldukça olumsuz etkileri olacağından endişeli.

3D teknolojisi aslında “stereopsis” algısını kullanan bir yöntem. Yani iki gözle algıladığımız görsel derinlik algısı. Bu teknolojiye adapte olmamızı sağlayan şey sadece basit bir gözlük değil, gözlerimiz ve beynimiz. 3D gözlük sayesinde beynimiz iki farklı imajı, derinliği olan tek bir imaj olarak yorumluyor hem de bunu çok çabuk bir şekilde yapıyor. Uzmanlara göre böyle bir algıya uzun süre maruz kalmak çift görme, baş ağrısı, mide bulantısı, basit oryantasyon bozuklukları gibi etkilere neden olabilir. Dahası nörolojik rahatsızlıkları olan kişilerde az da olsa epilepsi nöbeti riskini artırabilir. Özellikle göz tembelliği, şaşılık gibi problemleri olan, zayıf göz kaslarına sahip çocukların mutlaka bu teknolojiden uzak tutulması öneriliyor. Şu ana kadar yapılan çalışmalar ve uzman yorumları özetle şunu gösteriyor; beynin sürekli normal dışı sinyaller almasına ve gözün doğal olmayan bir şekilde hareket etmesine neden olan -henüz üzerinde yeterince çalışılmamış- bu teknolojiye uzun süre maruz kalmak çocukların hatta biz yetişkinlerin bile göz sağlığı üzerinde olumsuz etkilere yol açabilir.

Önümüzde vizyona girmeyi bekleyen bir sürü 3D film varken bu önemli uyarıları göz ardı etmemekte fayda var.
(22 Ağustos 2011 bebek.com yazımdan alıntıdır)

Yüz boyalarına dikkat!

Alışveriş Merkezlerinde ya da oyun alanlarında çocukların yüzlerinin boyandığı etkinlikleri sevmediğimi söylemiş miydim? O halde şimdi söylemeliyim. (05 Eylül 2011 Pazartesi)
Yüz boyamaları ile ilk tanışmamız birkaç sene önce kızımı bir alışveriş merkezindeki oyun alanına bırakmamla başladı. Çocuğu normal olarak bırakıyorsunuz, kaplan, kedi, tavşan ya da kelebek olarak geri veriyorlar. Başta eğlenceli gibi görünse de boyama esnasında gördüğüm manzara pek hoşuma gitmedi. Aynı fırça ile boyanan onlarca yüz, plastik kutularda markası belli olmayan boyalar, fırçanın temizlendiği kirli bir sünger. Eve gidince bu boyaları silmek de ayrı bir sabır ve ikna kabiliyeti, biraz da gözyaşları ile baş etme faslından geçmemizi gerektiriyor.

Google’da birkaç gezintiden sonra okuduklarım keyfimi hepten kaçırmaya yetti. ABD’de pek çok sağlık örgütünün de destek verdiği “Güvenli Kozmetik Kampanyasının” bu konu ile ilgili raporu, piyasada en çok tercih edilen 10 markanın test edildiğini ve hepsinin içeriğinde -az ya da çok- belli miktarda kurşun bulunduğunu duyuruyor. Bu 10 markanın 6 tanesinde ise cilt alerjilerine sebep olabilecek maddelere ve önerilen seviyelerin çok üzerinde nikel, kobalt ve krom içeriğine rastlandığına dikkat çekiyor. Küçük yaşlarda bu maddelere sık sık maruz kalma durumu çocuklar üzerinde hiperaktivite ve dürtüsel davranışlarda yoğunluğa, IQ düşüklüğüne, düşük okul performansına ve saldırganlığa neden olabiliyor.

Tüm bu okuduklarımdan sonra bu tür yerlere kızımı bırakırken yüzünü boyamamaları için alerjisi olduğu pembe yalanını uydurur oldum. İşin aslı, çocuklarda çağın hastalığı alerjiler olmuşken anne babaya danışmaksızın böyle bir risk alıyor olmaları da ayrı bir ürkütücü.

Ülkemizde de Sağlık Bakanlığı geçtiğimiz Haziran ayında Kuzey Kore ve Çin’den gelen boyaların içerisinde ağır metaller ve kanserojen maddeler bulunduğu konusunda uyardı ve bu boyaların piyasadan toplatılacağını duyurdu. Ama sadece kırtasiyelerdeki boyaları toplamak yeterli değil. Alışveriş Merkezleri ve oyun alanlarında kullanılan bu boyalar gerçekten denetleniyor mu emin değilim. Çoğu zaman ücretsiz olarak verilen bu yüz boyama hizmetinde birinci sınıf, en kaliteli boyaların kullanıldığına inanmak ise biraz hayalperestlik olur.

Herkesin yüzü boyanırken kendi yüzünün boyanmasına izin verilmemesi kızımla aramda bir süre soğuk rüzgârlar estirince ben de çareyi en azından FDA (Gıda ve İlaç İdaresi) standartları ile uyumlu bir yüz boyama seti edinmekte buldum. Bu uğraş eğlenceli bir ev aktivitesine dönüşünce yüz boyama konusunda yaratıcılığımı epey geliştirdiğimi de söylemeliyim. İşin alışılmış olanı ise, birkaç boyamadan sonra kızımda bu hevesten eser kalmamış olması, pek çok oyuncağa olduğu gibi yüz boyalarına da ilgisinin birkaç gün içinde geçip gitmesi. Bu arada ilginizi çekerse, Güvenli Kozmetik Kampanyasının web sitesinde kakao, pudra, portakal gibi evdeki malzemeler ile yapılabilecek pek çok yüz boyası tarifi mevcut.

Alışveriş Merkezlerinde hala devam eden yüz boyama etkinlikleri konusunda ise bir anne olarak içim hiç rahat değil. Ramazan etkinlikleri ve Bayram tatili boyunca bu tür yerlerde yüzleri boyanan çocuklara rastladığıma göre bu uyarıları henüz duymamış aileler var diye düşünüyorum. Şahsi fikrim ve gönlüm yüz boyama faaliyetlerinin AVM’lerden ve oyun alanlarından tamamen kaldırılmasından yana. Çocuklarımızın güvenliği için bu konuda hassas olduğumuzu duyurmalı ve ilgilileri uyarmalıyız diye düşünüyorum.
(5 Eylül 2011 bebek.com yazımdan alıntıdır)

Devlet okulu mu, özel okul mu?

Okulların açılmasıyla yaz rehavetinden kurtulup kendimizi tekrar fani dünyanın işlerine verdik. Bu maraton bir kere başladı mı sonu uzunca bir süre gelmeyecek gibi. Geleceğe dönük planlar yapmaya çalışırken anne baba olarak biz de pek çok ailenin takıldığı konuda takıldık. Devlet okulu mu, özel okul mu? (23 Eylül 2011 Cuma)
Şunu söylemeliyim ki, evlenme teklifi ve çocuk sahibi olma kararı da dâhil, hayatımda hiçbir şeyi bu kadar uzun süre düşünmemiştim. Kararı tamamen bana bırakan eşimin de bu “uzun düşünme” sürecine katkısı büyük oldu.

Bazı Özel okulların ücretleri söz konusu olunca Hababam sınıfının Mahmut Hocasını “Ben tüccar değilim eğitimciyim!” sözleriyle hatırlamamak mümkün mü? Daha ana sınıfından, çocuğunuzu son model, sıfır bir araba fiyatına kabul eden okullar ve bunu vermek için sıraya giren veliler var. Saygı duyuyorum ama o kadar da uzun boylu değil! diyorsanız bir de daha kısa boylularına bakalım. Onlar da 12-17bin TL arasında değişen fiyatlara sahip ki formaları, kitapları, servisi, yemeği, aksesuarları ve çocuğunuzun okul dışında kalan sosyal hayatı buna dâhil değil.

Bu süreçte bir sürü anne-baba dinledim, pek çok forumda yer alan yorumları okudum. Anne babaların özel okulları tercih etmesinde en önemli neden sınıflardaki öğrenci sayısı sonrasında yabancı dil, çevre ve çok yönlü çocuk yetiştirme faktörü geliyor

Yabancı dil konusu bana göre matematik gibi, biraz zekâ yatkınlığı ve istek işi. Özel okuldan mezun olan herkesin bülbül gibi öğrendiği dili konuşamadığını söylemeliyim. Belli bir yaşa gelince çocuklarımızı yurt dışında dil okullarına, yaz programlarına yollamak özel okulların bir senelik masrafının neredeyse yarısı. Kaldı ki bu kadar ciddi rakamların gözden çıkarıldığı bir eğitimde özel okulun yabancı dili öğretememesi daha büyük hüsran olabilir.

Çevre konusuna gelince, bu benim özel okula bakış açımdaki en olumsuz etken. Çevremde özel okula giden çocukların taleplerini, istedikleri markaları duyunca dehşete kapılıyorum. Zaman nerede, nasıl değişti bilmiyorum ama bazı ailelerin lüks konusunda çocuklara verme sınırlarının genişliği ve gerçek dünyadan uzaklığı gözümü korkutuyor.

Özel okulların çok yönlü çocuk yetiştirdiklerine de kesinlikle katılıyorum ama yılda değil 15bin, 5bin TL’yi bile gözden çıkarabilen aileler gayet tabii dans, piyano dersleri alan, spora giden, ata binen hatta yabancı dil öğrenen çok yönlü çocuklar yetiştirebiliyorlar.

Geriye tek bir gerçek kalıyor, devlet okullarındaki öğrenci sayısı… Büyükşehirlerde yaşayan aileler için kâbus olabilecek kadar önemli bir gerçek bu. Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre başkent Ankara Türkiye’nin 2. büyük öğrenci nüfusuna sahip, 1302 devlet okulunun 370’inde ikili eğitim sistemi olduğu halde sınıflar kalabalık, öğretmen sayıları az. En dikkat çekici olanı, Ankara’da hala 8 ilçede anasınıfı yok. Devlet okullarında bir sınıfa düşen ortalama öğrenci sayısı 37 iken özel okullarda bu sayı 19 ki bazı ilçelerde devlet okulundaki sınıflarda öğrenci sayıları 60’ın üzerinde. İşte bu çarpıcı gerçek eğitimin özelleştirilmesine, ailelerin bütün imkânlarını zorlayıp çocuklarını özel okula göndermelerine neden oluyor.

Peki, tüm imkânlar zorlanınca evdeki hayat çocukları ne kadar mutlu edebiliyor? Sürekli “Varımızı yoğumuzu eğitimine harcıyoruz, yeni masraflar çıkarma” diye çocuklara taşıyabileceklerinden fazla sorumluluklar yükleniyor. Evinizden ve sosyal hayatınızdan pek çok şeyi kısarak, çocuğunuzun sadece okulunda mutlu olması sizin için yeterliyse neden olmasın. Ama çocukların okul dışında da sosyal hayata karışma gereksinimleri bitmiyor. Arkadaşlarının yaptıklarını yapamamak çocukların ailelerine daha agresif yaklaşmalarına neden olabiliyor.

Eğer maaşlarınız ile ayakta duran bir aileyseniz ve özel okul için şartlarınızı epey zorlamanız gerekiyorsa sadece okul ücretini nasıl ödeyeceğinizi değil geniş çerçevede masraflarınızı değerlendirmeniz gerekir. Bugün şartlarım el veriyor ama yarının garantisi yok diyorsanız, sıkıştığınız noktada çocuğunuzu özel okuldan alma ihtimali söz konusu ise işte bu noktada bunun çocuğunuz üzerinde nasıl etkileri olacağını iyi düşünmelisiniz. Çocuğunuzun eğitimine karar verirken iki üç sene için değil, yolun sonuna kadar planı yapabiliyor, bazı şeyleri göze alabiliyor olmalısınız.

Eğer çevrenizde öğrenci sayısı makul, eğitimi iyi bir devlet okulu var ise neden olmasın? Ancak içinize sinmeyen şeyler varsa ve ne yapar eder sonuna kadar özel okula gönderirim diyorsanız elbette bu sizin için alınabilecek en doğru karar olur.

Tüm bu araştırmalar sonucunda ben en azından önümüzdeki birkaç yıl için tercihimi devlet okulundan yana kullanma kararı aldım. Kararımızdan ne kadar hoşnut olacağız ve fikrimizi değiştirecek miyiz işte bunu zaman gösterecek.

Her iki tercihte de hepimiz aynı şeyi arzu ediyoruz, o da çocuklarımıza imkânlarımızın el verdiği ölçüde en iyi eğitimi sağlamak. Göz ardı edilemeyen bir gerçek daha var o da iyi bir aile eğitimi ki bunu çocuklarımıza verebilecek hiçbir okul yok. Ailesi tarafından sevgi, takdir gören, mutlu yetişen bir çocuk bu mutluluğu gittiği her yere götürüyor, ama bunlardan yoksun çocuklar en büyük varlıkların içinde bile eksik kalıyorlar.
(23 Eylül 2011 bebek.com yazımdan alıntıdır)

1 Mart 2011 Salı

Kızamık Aşısına Dikkat!

Son günlerde kızamık salgını haberleri ile kızamık aşısı ve doz tartışmaları da yeniden gündeme geldi. Türkiye’de 1998’de yaşanan kızamık salgının 27 bini aşkın ölüm vakasıyla sonuçlanmasının ardından Sağlık Bakanlığı aşı kampanyalarına ağırlık vermiş ve 2007’de vaka sayısını 4’e indirmeyi başarmıştı.
Ancak son yıllarda Avrupa’da aşı oranlarının düşmesiyle salgınlar yine baş göstermeye başladı. 2009’da Bulgaristan’da 22 bin kızamık vakası gözlemlenirken, 2010’da Makedonya’da da kızamık salgınının başladığı haberleri duyuldu. 2011 itibariyle İstanbul’da da 18 kızamık vakasına rastlanmasının ardından yeniden kızamık mikrobundan korkmaya başladık.

Bu riskten korunmanın tek yolu ise aşı olmak… Uzmanlar artık çocukların mutlaka 2 doz kızamık aşısı olmaları gerektiğini belirtiyorlar. Hedef, kızamık hastalığını tamamen ortadan kaldırmak... Sağlık Bakanlığının yaptığı aşılama çalışmaları sayesinde de aslında kızamık ve kabakulak gibi hastalıklar ülkemizde eskisi kadar yaygın değil. Ancak aşılanmamış ülkelerden gelen bireylerin hastalıkları bizlere bulaştırma ihtimallerine karşı, mutlaka çocuklarımıza aşı yaptırarak daha kalıcı bağışıklık kazanmalarını sağlamalıyız.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2002'den bu yana Türkiye'de kızamıktan ölüm vakası yaşanmadı. Fakat son yaşanan salgın haberleri sonrasında hepimiz çocuklarımızın aşı takvimlerine bakma, doktorumuzu bir daha arama gereği duyduk çünkü 2010 öncesi ve sonrası aşı takvimlerinde bazı değişiklikler var. Eski aşı takvimine göre bebeklere ilk olarak 9. ayda ilk doz kızamık aşısı yapılmaktaydı ve bu aşının koruyuculuğu düşük olduğu için 15. ayda tekrar 2. doz KKK (Kızamık Kızamıkçık Kabakulak) aşısı yapılıyordu. Fakat bu ikinci doz KKK aşısı resmi aşı takviminde yer almıyordu ve sağlık ocaklarında aşıları yapılan çocuklar bu aşıdan mahrum kalıyorlardı. Geçtiğimiz yıl Sağlık Bakanlığı aşı takviminde yeni bir düzenleme yoluna gitti. Yeni düzenlemeye göre kızamık aşısı bundan sonra Sağlık Bakanlığı tarafından 12. ayda KKK üçlü aşısı şeklinde uygulanacak ve 2.doz yine üçlü aşı olarak ilkokul birinci sınıfta yapılmaya devam edilecek. Ancak şu anda mevcut salgınlara önlem olarak isterseniz sağlık ocaklarında ilk doz 9. ayda, 2. doz 3 ay sonra tekrarlanacak şekilde de bebeklerinize aşılama yaptırabilirsiniz.

Şu durumda aileler olarak dikkat etmemiz gereken bir durum daha var, eğer çocuğumuz 6 yaşından küçükse ve eski aşı takvimine göre aşıları sağlık ocağında yapıldıysa, yani 15. ayda ikinci doz KKK aşısı yapılmadıysa mutlaka 2.doz aşılamayı yaptırmalıyız. Bilginiz olması açısından Aile Sağlık Merkezlerinde bu aşının 2. dozu çocuklara SGK’sı olup olmadığına bakılmaksızın ücretsiz olarak yapılıyor. Hatta 1975 ile 1991 yılları arasında doğup 2. doz kızamık aşısı olmayanlar da risk grubunda görülüyor, bu nedenle kızamıklı bir hasta ile temas halinde bulunmaları durumunda 1 hafta içinde aşı olmaları öneriliyor.

Kızamık hastalığının belirtilerine gelince, en sinsi özelliği kuluçka dönemi olan ilk 10 gün boyunca hiçbir belirti göstermeden vücuda yayılması. Döküntü başlamadan önceki ve en bulaşıcı olduğu dönemde ise belirtileri ateş, ağızda küçük beyaz lekeler, iştahsızlık, yorgunluk, uyku hali, hırıltılı, inatçı ve kuru öksürük. Döküntüler pembe renkli küçük lekeler olarak başlıyor; daha sonra hafifçe kabarıp büyüyor, artıyor ve giderek koyulaşıp kırmızılaşıyor. Bunu takiben 3-4 gün içerisinde ateş düşüyor ve döküntüler solmaya başlıyor. Kızamık virüsünü yok eden bir ilaç olmadığı için daha çok belirtileri hafifletecek bir tedavi uygulanıyor. Bu nedenle çocuğumuzda kızamık belirtilerinin ortaya çıkması ile birlikte en kısa sürede doktora başvurmamız gerekiyor.
(25 Şubat 2011 Cuma, bebek.com köşemden alıntıdır)

Acil Yardım Numaraları

29 Ocak günü, Oregon’da 3 yaşındaki küçük A.J. Hayes 911’i aradı. “Baba yardım istiyor, yaralandı, hemen gelmelisiniz” diyerek babası için yardım istedi. Tamirat sırasında ağaç keskisi ile yaralanan babası atardamarını kesmişti ve çok kan kaybediyordu. İşte 3 yaşındaki oğlu A.J babasının hayatını böyle kurtardı.
İnternette bu habere rastladığımda ve çocuğun ses kaydını dinlediğimde iki şeye gerçekten çok şaşırdım. İlki elbette 3 yaşında bir çocuğun acil durumda 911’i arayabilmesi, ikincisi ise karşı tarafta onu dinleyen görevlinin daha ilk cümleden bu aramayı büyük ciddiyetle karşılaması.

Türkiye’de çocuklarımıza belli bir yaş olgunluğuna erişmeden böyle bir eğitim vermemiz gerçekten zor. Hangi bir numarayı öğreteceğiz? Türkiye’de şu anda acil durumlarda aranacak tam 35 tane numara bulunuyor. Ambulans hizmetleri 112, Polis imdat 155, Yangın 110 bu uzun listenin en başında gelenler. Aklımızda tutması bizim için bile bazen karışıkken çocuklar için nasıl olmasın? 3 yaşından itibaren bir çocuğun, sadece acil numaralar da değil, anne babasının telefonu, ev adresi gibi bilgileri de biliyor olması gerçekten önemli. Bu kadar fazla bilgiyi ise minik hafızalarında tutabilmeleri oldukça güç.

İşin ikinci bir boyutu daha var tabii; birçoğumuzun telefonla ilk tanışması ihtiyaçtan önce eğlence için olmuştur eminim. Çocukluğunda telefon şakaları yapmamış olanlarımız varsa parmakla gösterilecek kadar örnek çocuklar olmalılar. Hal böyle olunca, bu tür acil hizmet numaraları arandığında, özellikle de çocuksanız, ilk başta ciddiyetle karşılanmanız zor olabilir. Çünkü maalesef günümüzde, değil çocuklar, bu numaraları eğlence için, canı sıkılıp sohbet etmek için arayan yetişkinler var. Çocuklarımıza bu tür numaraları öğretirken bunların ne kadar hayati ve önemli olduğunu, gereksiz yere meşgul edemeyeceğimizi de beraberinde mutlaka öğretmeliyiz. Bu tür telefonlara yanıt veren kişilerin de yine eğitimli olması, bu tür acil aramaları titizlikle ele alması diğer önemli faktörlerden.

Dünyada pek çok gelişmiş ülkede acil yardım hizmetleri tek bir numaradan erişilebilecek şekilde düzenlenmiş durumda. Amerika’da 911, Ingiltere ve Hong Kong’da 999, pek çok Avrupa ülkesinde de 112 acil yardım hattı olarak hizmet veren numaralardan. Türkiye’de de bu uygulamaya geçilmesi için alt yapı hazırlıklarının sürdüğünü takip ediyoruz. Ulaştırma Bakanlığı yetkilileri, geçtiğimiz Nisan ayında, sistemin en geç 2014'te devreye girmesini planladıklarını duyurmuştu. Bunun gerçekleşmesi ve acil yardım hizmetleri için tek bir numaranın kullanılacak olması şüphesiz çok faydalı bir hizmet olacak.

Acil yardım numaralarından bahsetmişken, pek çok anne babanın bilmediğini ama bilmeleri gerektiğini düşündüğüm bir numarayı da buradan paylaşmak istiyorum. Bu numara 114 yani Sağlık Bakanlığı Zehir Danışma Merkezi. Bu numara önemli çünkü meraklı çocuklarımızla maceralarımızda başımıza ne zaman ne geleceğini bilemiyoruz. Bu hat ilaçların, ev kimyasallarının kazara alınması veya ürünlerin yanlış kullanılmaları sonucu meydana gelebilen zehirlenme durumunlarında aranabilecek bir hat. Bu durumların yaşandığı en riskli grup da doğal olarak çocuklar. Bu hattı ilk kez diş macunun tadına biraz fazlaca bakan meraklı kızım sayesinde aradığımı, gerçekten ilgiyle yaklaşılan, profesyonel bir yardım aldığımı söylemeliyim. Çocuklarla yaşantımızda böyle maceralar kaçınılmaz olabiliyor. Umarım hiçbir zaman ihtiyacınız olmaz ama her anne babanın aklında bulunmasını tavsiye ederim.
(14 Şubat 2011 Pazartesi, bebek.com köşemden alıntıdır)

“Kübra” Bize Neler Öğretir?

Geçtiğimiz hafta 2,5 aylık Kübra bebeğin açlıktan ölüm haberine rastladığımdan beri hep tatsız tuzsuzum. Bütün hafta kızımın yemeklerini elinin tersiyle itişine üzüldüm, çöpe dökülen yemeklerden utandım, markette bebek mamalarına bakarken bile içim acıdı. Hala da acıyor çünkü açlıktan ölen ne ilk, ne de son bebek Kübra. Ne acı değil mi?

Açlıktan ölmenin ne demek olduğunu, ben de dâhil, bu yazıyı okuyan hiç kimse bilmiyor ama artık 2,5 aylık Kübra biliyor.

Ülkemizde pek çok bebek ölümünün adı direkt olarak “beslenme yetersizliği” şeklinde konmasa da, derinlemesine baktığımızda en asıl sebep olarak karşımıza çıkıyor.

Çünkü yeterli beslenmek demek, vücudun büyümesi, dokuların yenilenmesi ve çalışması için gereken besin demek. Vücut yeterli miktarda bu besin öğelerinden almıyorsa yetersiz besleniyor demektir. Kübra’nın annesi diyordu ya, “Sadece çay ile sütüm nasıl olsun?” Bu yüzden, annenin yetersiz beslenmesi bile zaten en başından Kübra’nın ölüm nedenini beraberinde getirdi. Ne yazık ki sağlık için en belirleyici risk faktörü yoksulluk. Ülkemizde 0-5 yaş arası çocuklarda büyüme, gelişme geriliği, raşitizm ve demir eksikliği anemisi gibi hastalıklar hep beslenme yetersizlikleri yüzünden yaygın.

Yeterli beslenme dediğimiz şeyi isterseniz 1-5 yaş arası çocuk beslenmesinin nasıl olması gerektiği bilgisi ile biraz daha netleştirelim.

• Günde yarım litre süt (bir bardak süt ve 30 gram peynir gibi bir ölçü olabilir)
• Her gün et ve baklagillerden en az biri
• Günde bir yumurta (Alerjik bir engel yok ise)
• Günde en az bir öğün sebze
• Her gün en az bir ara öğün meyve ya da gerçek meyve suyu
• Günde bir kez nişastalı besinler ve iki, üç dilim ekmek

Şimdi yukarıdaki listeye bakarak Türkiye’de gerçek anlamda kaç çocuğun, hatta yetişkinin dengeli beslendiği söylenebilir? Çocuğunuzun bunları yememesi ayrı bir konu, çocuğunuza bunları sağlayamamak ise ayrı bir konudur elbette.

Bunlara oturduğumuz yerde üzülmek hiçbir şeyi çözmüyor. Yoksul ailelere Belediyelerin, Kaymakamlıkların, Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakıflarının destek olduğunu duyuyoruz ama yeterli olmadığı da ortada. Bu yüzden de bireysel yardımlarımızı, durumunu bildiğimiz ailelerden, esirgememeliyiz.

Bildiğiniz kimse yok mu? Çok uzaklara gitmeyin, büyük şehirde yaşıyorsanız, yakınınızdaki bir Çocuk Hastanesine gidin mesela. Orada kırsal kesimlerden çocuklarının tedavisi için gelen aileler göreceksiniz. Pek çoğu sadece hastalıkla değil, yoksulluk ile de baş etmek zorunda. O çocukların ve ailelerinin her türlü desteğe ihtiyaçları var. Özellikle de çocukların giysiye, pijamaya, çamaşıra, dahası hasta yataklarında onları mutlu edecek oyuncaklara ihtiyaçları var. O aileleri üzmeden, gururlarını incitmeden, isterseniz hemşirelerden de yardım alarak yapabilirsiniz bu iyilikleri.

Dilerim hiçbirimiz bu üzüntüleri yaşamayalım ama bir yerlerde bu çaresizlikler ile yaşayan aileler olduğunu da unutmayalım. Ben de bu yazı aracılığı ile o hastanelerde yatan tüm çocuklara sağlık diliyorum. Umarım en kısa sürede iyileşerek evlerine ve arkadaşlarına kavuşurlar.

(04 Şubat 2011 Cuma, bebek.com köşemden alıntıdır)

Ayna Ayna Söyle Bana!

Bazen çocuklardan duyduğumuz şeyler bizi şaşırtıyor değil mi? “Anne beni bunaltıyorsun”, “Bu konuyu artık kapatalım”, “Farkında mısın kalbimi kırıyorsun!” Bunları 4-5 yaşında çocuklarımızdan duyuyoruz üstelik ve ben şimdiden kurulan bu büyük cümleleri ölçüp tarttıkça, ergenlikte duyacağımız sözleri daha bir merak, biraz da endişeyle bekliyorum.

Tabii ki çocuklardan duyduğumuz bu cümleleri uzaklarda aramamak lazım, onlar bizim cümlelerimiz. Gün içinde sık sık kullandıklarımız. Bir gün bir bardak kırdım, kızım mutfağa geldi ve bana şöyle dedi: “Döndüğümde burayı toplanmış göreceğim”. O anda kızım yine bana o aynayı tuttu, hani o meşhur ayna, güzel yönlerimizi taklit ettiğinde o aynayı çok severiz, hatta bu huyu bana çekmiş, bunu benden öğrenmiş diye böbürleniriz ama beğenmediğimiz durumlarda da o aynadan kaçmak isteriz. İşte bu cümle ile karşımda duran çocuk aynı bendim ve hoşgörüsüz, sabırsız bir ben gördüm o aynada, beğenmedim.

Çocuğunuzun size söylediği şey kulağınıza hoş gelmiyorsa, belki siz de ona bazen aynı davranış tutumunu sergiliyorsunuz demektir. Sadece çocuklarla da değil, yetişkinler ile aranızda iletişimi belirleyen kullandığınız dilin şeklidir. Güzel iletişim beraberinde güzel birliktelikleri, kötü iletişim de çatışmaları getirir. O günden beri bu cümleyi kesinlikle kurmuyorum. Her anlamda, ne duymak istiyorsam öyle cümleler kurmaya çalışıyorum.

Çocukları dinlersek bize çok şeyler öğretiyorlar aslında. O aynalardan kaçmazsanız size kendinizi eleştirmeniz için inanılmaz bir fırsat veriyorlar. Çünkü “Çocuk Yaşadığını Öğrenir”. Bu Dorothy Law Nolte’nin bir kitabının adı. Nolte bir Aile Danışmanı ve bir yazar.1975’te yazdığı bu kitapta aslında her anne babaya altın değerinde öğütler veriyor. Ben de bu öğütleri ilk okuduğumda çok etkilenmiştim. Nolte diyor ki:

Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse,
"Kınama ve ayıplamayı öğrenir."
Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse,
"Kavga etmeyi öğrenir."
Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa,
"Sıkılıp utanmayı öğrenir."
Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse,
"Kendini suçlamayı öğrenir."
Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse,
"Sabırlı olmayı öğrenir."
Eğer bir çocuk desteklenip yüreklendirilmişse,
"Kendine güven duymayı öğrenir."
Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse,
"Takdir etmeyi öğrenir."
Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse,
"Adil olmayı öğrenir."
Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse,
"İnançlı olmayı öğrenir"
Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse,
"Kendini sevmeyi öğrenir"
Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse,
"Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir"

Şimdi çocuklarınızın ne yaşayıp ne öğrenmelerini istediğinize kendiniz karar verin.
(24 Ocak 2011 Pazartesi, bebek.com köşemden alıntıdır)