20 Eylül 2012 Perşembe

‘Öyle çocuklar’a…

Son zamanlarda gazetelerde ve sosyal medyada sık sık "ötekileştirilen", eğitim hakkı tanınmayan, reddedilen çocuklar üzerine haberlere rastlıyoruz. Ötekileştirilen derken, ruhsal, fiziksel ya da nörolojik sorunları nedeniyle eğitimden ve diğer çocuklardan soyutlanmaya çalışılan çocuklardan bahsediyorum. (08 Eylül 2012 Cumartesi)
Dışarıdan bakmak ile içinde olmak çok farklı…Otizimli yeğenime, kendi yaşadıklarımıza, içinde bulunduğumuz duruma bakıyorum sonra bir de sosyal medyada paylaşılanlara, yürütülen kampanyalara, imzalara bakıyorum ve o noktada aklım karışıyor.

Toplanan imzalara, haberlere, bloglara, köşe yazılarına bakınca zannediyorum ki ülkemizde bu çocuklara karşı büyük bir duyarlılık, hassasiyet var. Herkes onları bağrına basmaya her an hazır. Sonra tekrar içinde bulunduğumuz durumu gözden geçiriyorum; yeğenimin kreşten ayrılmasını isteyen eğitimciler, okulun kasasını düşünen idareciler, çocuğunun sınıfında bu tür çocukları istemeyen veliler, herkes yerli yerinde duruyor. Bu kadar duyarlı, eğitimli bir çoğunluk varken, hepimiz bu çocukların bir okul bulmasını, diğer çocuklar ile eşit eğitim almasını bu kadar istiyorken, neden hala bu soruna bir çözüm bulamıyoruz?

Eğitimcilere sorsak veliler istemiyor, velilere sorsak eğitimciler… Kimi veli açıkça söylüyor, “ben çocuğumun sınıfında böyle bir öğrenci istemiyorum”. Sanki bütün çocuklara bulaşacak, hani o “öyle çocuklara” benzetecek bir hastalık söz konusu. Malum, hepimizin mükemmel(!) çocukları var.

Bu çocukların bir okul bulmasını istiyoruz ama çoğu veli iş kendi çocuğunun sınıfına gelince, aile başka bir formül bulsa da çocuğunu sınıftan alsa diye gözünüzün içine bakıyor. Bir yanda bu çocuklara okul bulmak için imza toplayanlar diğer yanda da buldukları okuldan çıkarılmaları için imza toplayanlar var … Aslında yaptığımız şey şu, kendi çocuğumuzu düşünüyormuş gibi görünürken başka bir annenin kendi çocuğunu düşünme hakkını elinden alıyoruz.

Özel okullar almıyor, hatta daha samimi fikrimi belirteyim, yasalar zorunlu kılmasa bu özel çocukları devlet bile istemeyebilir. ‘Çocuğunuz zaten öğrenemiyor, neden okula gönderiyorsunuz?’ diye sorgulayan öğretmen de var; nasıl yaklaşacağını bilmediği için her fırsatta sınıftan çıkaran da var; diğer velilere sürekli dert yanan da... Öğretmenler bu konuda yeterince donanımlı değil, veliler deseniz keza. Kaynaştırma sınıfları da bu çocukların “dışlanma” sorunu ortadan kaldıramıyor yani!

Oysa farklı olanla yaşamayı, aynı çatı altında olmayı, ona alışmayı ve sevmeyi öğretebilmek çocuklara kazandıracağımız ne büyük bir erdem, bilmiyoruz.

Bu özel çocukların, sosyalleşmeleri, gelişmeleri için bizim çocuklarımızla bir arada eğitim görmeye ne kadar ihtiyaçları olduğunun farkında olan bir anne olarak yazıyorum bu yazıyı. Sosyal medyada paylaşmak, bilinç oluşturmak, tüm bu zorluklarla baş etmeye çalışan ailelerin seslerinin duyulmasına destek olmak elbette önemli… Ancak ben bakış açımızın gerçekten değişebileceğini görmek istiyorum. Ben Ozan için, Nazım için, Zeynep için sadece “bir okul” istemiyorum, dahası benim çocuğumun sınıfında bir sıra istiyorum. Benim çocuğum; otizimli, aspergerli, down sendromlu, yani özel gereksinimli bir çocukla aynı sınıfta okuyabilir diyecek, hatta bir adım daha ileri gidip okul idaresine bunun için dilekçe verebilecek kaç anne baba var aramızda, bunu bilmek istiyorum.

40 yaş üzeri annelerin çocukları daha zeki!

Kadınların ekonomik hayata katılması ve eğitim seviyesinin yükselmesi ile birlikte birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de anne olma yaşı 35'li hatta 40'lı yaşlara yükselmiş durumda. Son 10 yılda, sosyal sınıf dikkate alındığında, 40 yaş ve üzeri anne olanların sayısı neredeyse 2 kat artış göstermiş. (06 Ağustos 2012 Pazartesi)
40’lı yaşlara yakın ya da üzerindeyseniz ve bazı nedenlerle anneliği şimdiye kadar ertelediyseniz bu yazıda sizin için güzel haberler var.

Wellcome Vakfı tarafından finanse edilen, University College London ve Birkbeck College tarafından yürütülen bir araştırma, 40 yaş ve üzeri anne olan kadınların çocuklarının daha sağlıklı ve daha zeki olduğunu ortaya koymuş.

40 yaş ve üzeri, ilk kez anne olan kadınların, yaşları 9 ay ila 5 yıl arası değişen 1.100 çocuğu üzerinde yapılan araştırmalar, genç annelere sahip 38.000 çocuğun sonuçları ile karşılaştırırlığında ortaya çıkan sonuç bu yönde…

Araştırma sırasında çocukların kavram bilgileri, kelime hazneleri, resim ve şekilleri tanıma ve IQ seviyeleri de dâhil olmak üzere bir dizi sonuç ele alınmış.

İlginç verilerden biri de, 40 yaş üzeri annelerin çocuklarının kaza, yaralanma, zehirlenme gibi vakalar nedeniyle hastanelere daha az başvuruyor oluşu. Araştırma sonuçlarına göre yaşları ileri olan kişiler her ne kadar daha az aktif ve çocuklarının peşinde daha az koşturan ebeveynler olsalar da yaşları ve tecrübeleri nedeniyle çocukları için tehlikeli olabilecek potansiyel riskleri tespit etme ve ortadan kaldırma konusunda daha başarılılar. Sonuçlar yaşı ileri olan annelerin daha fazla hayat tecrübesine sahip, daha sakin ve daha fazla öngörülü olmaları nedeniyle annelik rolünde daha donanımlı olduklarını söylüyor. Bu sonuçlarda sosyal sınıf da oldukça etkili… Eğitimli ve bilgili 40 yaş üstü anneler çocuklarının zekâ gelişimi ile bağlantılı ebeveynlik becerileri konusunda ilerideler.

Uzmanlar ileri yaşta gebelik ve annelik konusunda toplumda olumsuz önyargıların kadınları ürküttüğünü ama yaşam kalitesinin yükselmesi ve uygun tedavi yöntemlerinin artması ile artık hamilelikte pek çok riskin önüne geçilebildiğini hatırlatıyor. Anne olmak için geç mi kaldım diye endişeleniyorsanız bu araştırma sonuçları oldukça motive edici olabilir.

18 Eylül 2012 Salı

Sorun Çözebilen Çocuklar

Çocuklarda sorun çözme becerisinin geliştirilebilir bir şey olduğunu biliyor musunuz?Aslında düşündüğümüzde günlük yaşamımızda, okulda, işyerinde hatta evde sık sık sorunlar ile baş etmeye çalışıyoruz. Bazılarımız sorunların üstesinden pratik ve sistemli bir şekilde gelebilirken bazılarımız için aynı sorun, içinden çıkılması zor ve karmaşık olabiliyor. (19 Temmuz 2012 Perşembe)
Tıpkı okul yıllarındaki gibi; örneğin ben matematiği sevmezdim ama yine de her problemi herkesten önce çözüp parmak kaldıran çocukları içten içe kıskanırdım. Onun için bu kadar kolaysa benim için neden bu kadar zor diye düşünürdüm.

Çocukların problem çözme becerileri ile ilgili okuduğum kaynaklar “korumacı anne babaların çocuklarının problem çözme konusunda daha yetersiz oldukları” görüşünde.

Çocuk gelişimi ve eğitimi konusunda ilham veren fikirleri nedeniyle sık sık takip ettiğim John Fewings’in sitesinde bu konuda çok faydalı bilgilere rastladım:

Örneğin, ağaca topu kaçan, koltuğun arkasına bebeği düşen çocuğunuza sık sık “sen dur ben hallederim” demeyi tercih ediyorsanız çocuğunuzun problem çözme becerilerinin gelişmesine yardımcı olamıyorsunuz demektir. Fewings çocuğunuza düşünmesi için fırsat verin diyor. Yani, bu gibi durumlarda çocuğumuza bebeğini ya da topu nasıl alabiliriz sorusunu sorup, bu sorunun üstesinden nasıl gelebileceğini düşünmesi için ona fırsat verebiliriz. Sabırlı olmak ve çocuğu cesaretlendirmek çok önemli…

Fewings’e göre sorunları çözmek için izlememiz gereken iki önemli adım var: 1- Analiz; 2- Sentez

Analiz, problemi parçalara bölebilme becerisidir, problemin nasıl meydana geldiğini görmemize yardımcı olur.

Sentez: sorunun kaynağını anladıktan sonra parçaları yeniden bir araya getirerek çözüm bulabilme becerisidir.

Yani çocuğumuz bir sorun ile karşılaştığında, ona “Sorun nedir? Nasıl başladı? Sonra ne oldu?” gibi sorular sorarak problemi parçalara bölmesine ve analiz etmesine yardımcı olabiliriz. Sonrasında da parçaları bir araya getirip çözüm bulabilmesi için cesaretlendirebiliriz. Çocuğumuzun ürettiği çözümler mantıksız bile olsa en fazla “bunun gerçekten uygun bir fikir olduğundan emin misin?” gibi sorular sorarak konu hakkında biraz daha düşünmeye teşvik edebiliriz.

Fewings, - tüm gelişim alanlarında olduğu gibi- problem çözme becerisinin gelişmesinde de yine ana baba ve öğretmen tutumlarının etkili olduğunu hatırlatıyor.

Fewings’in evde kolaylıkla uygulayabileceğimiz önerileri var. Örneğin; çocuğunuzdan evde rutin olarak yapılan bir işi (sofra hazırlamak ya da çay demlemek gibi) gerçekleştirmek için gerekli adımları bir kâğıda yazmasını isteyin, çocuğunuz okuma yazma bilmiyorsa onun söylediklerini siz de yazabilirsiniz. Sonra hiç müdahale etmeden aynen çocuğunuzun söylediği adımları takip ederek bu görevi yerine getirin. Tamamladığınızda çocuğunuz ile bu süreci tartışın, eksiklikleri analiz etmesi, çözüm üretmesi için çocuğunuzu cesaretlendirin. Ancak bunu yaparken çocuğunuzun kendisini beceriksiz hissetmesine neden olacak eleştirilerden kaçının. Fewings bu egzersiz örneklerini çoğaltarak, çocukların sistemli olma ve problem çözme becerilerini geliştirebileceğimiz görüşünde. Böylelikle çocukların bilgi ve becerilerini kullanabilmeleri için onlara fırsat vermiş, bakış açılarını geliştirmiş oluruz.

Küçük yaşta edinilen problem çözme becerileri gerek okul hayatlarında, gerekse ileri yaşlarda; çocuklarımızın analitik düşünebilen, kararlarını kendi başına şekillendirebilen bireyler olmaları konusunda önemli rol oynayabilir.

6 Haziran 2012 Çarşamba

Eğitim bilmecesi

Kaygılarım boyumu aşmış, uykumu, gecemi, gündüzümü benden almış gidiyor.

Kafamda sürekli aynı soru, “Ne olacak bizim çocuklarımızın hali?”

Bu sene çok yoruldum. Faaliyetlere yeterince katılmadığı için, dikkati kısa sürdüğü için ve kuralları sevmediği için kızımdan sürekli dert yanan öğretmenden yoruldum en çok da.
Kızım bu sene anaokuluna tam 5,5 yaşında başladı. Yani başka bir deyişle, 5,5 yaşında anaokuluna giden çocuğun eğitimcileri memnun edebilmesi için kuralları sevmesi, derslere katılması, uzun süren dikkat sağlıyor olması beklendi durdu. Bu beklenti sağlanamadıkça ortaya şu tablo çıktı: mutsuz öğretmen, mutsuz çocuk, yorgun anne baba.

İşte bu yüzden ilköğretimde yaşayacağımız sıkıntıları şimdiden tahmin etmem güç değil, özellikle de 5,5 yaş gurubunun... Bir anaokulu öğretmeni bu sorunlardan dert yanıyorsa, bu yaş gurubu ile iletişim kurmaya pek de alışkın olmayan ilkokul öğretmenleri sanırım sınıftan yangın var diye kaçıp gidecekler. Başka türlüsünü hayal edemiyorum.

Kızım birinci dönemde verilen çizgi tamamlama, harfleri ve sayıları yazma ödevlerini ağlaya ağlaya yaptı. İkinci dönem eve gönderilen hiçbir ödevi yaptırmadım, bir çocuk ağlaya ağlaya bir şey öğrenemez çünkü ancak okuldan soğur, dersten soğur en çok da öğretmenden soğur. Ama sistem bunu gerektiriyor maalesef. Sınıfları dolduracak, dersi dikkatle dinleyen, ödevlerini yapan, dikkati dağılmayan, mum gibi, disiplinli, sessiz ve uslu çocuklar aranıyor…Aksini ne eğitimciler ne de sistem tolere edemiyor.

Yani çocuğum kıpır kıpır, çabuk sıkılıyor, kuralları sevmiyor diyorsanız, çocuğunuzda hiperaktivite, dikkat eksikliği ya da öğrenme güçlüğü gibi sorunlar varsa devlet okullarında öğretmenlerin bu tür çocuklara yaklaşımı o kadar da şefkatli ve sabırlı değil, bunu açıkça söylemem gerek. Bu yüzden özellikle de 5,5-6 yaşında çocukların ilköğretime; öğretmenlerin de bu yaş gurubuna adapte olma süreci sandığımızdan daha zor olabilir. İşini gerçekten sevgi ve özveriyle yapan öğretmenleri tabii ki bu örneklerin dışında tutuyorum ama etrafımda benzer sorunları yaşayan anne babalar o kadar çok ki o anlayışlı, sabırlı eğitimcilerin sayısının azlığı beni endişelendiriyor.
Peki, ne yapacağız? Bu problemler, kalabalık derslikler, çocuk başına düşen ilginin yetersizliği, yabancı dil sorunu ve çevre faktörü anne babayı tüm şartlarını zorlayıp çocuğunu özel okula göndermeye zorluyor. Tabii zorlanacak “şart” kaldıysa! Bu arada özel okullar da anne babaların bu endişelerini açıkça istismar ediyor. Örneğin, yeni düzenlemede özel okul fiyatlarının bulunduğu ildeki enflasyon oranını dikkate alma şartı kaldırıldı yani artık özel okul fiyatlarını düzenleyen ve denetleyen bir otorite kalmadı. Zaten bunun sonucunda da bu sene açıklanan uçuk özel okul fiyatlarını görmüş olduk. Böyle bir düzenleme yapılırken öğrencinin ve velinin menfaatinin yok sayılıp özel okullara böyle bir fırsat verilmiş olmasını anlamak mümkün değil! Hani belki, özel okullara, dershanelere, özel derslere harcadığımız tüm paraları bir bankaya koyabilsek; ileride çocuklarımız kalifiye ama işsiz olacaklarına, o paralarla kendilerine bir iş, bir gelecek kurarlar. O kadar ciddi meblağlar bunlar.

Tüm bu sistemsizliğin içinde ben, bizim ve çocuklarımızın hakkını koruyan en ufak bir çıkış yolu göremiyorum. Yapılan her düzenleme aklımızda biraz daha soru işareti, içimizde biraz daha sıkıntı yaratıyor. Üstelik eğitimin kaç sene olduğu da artık benim için önemli değil çünkü giderek müfredatın içeriği boşalıyor. İngiltere’de ilköğretim müfredatında, bilgi, iletişim, tasarım teknolojileri, müzik, sanat gibi dersler varken bizim çocuklarımız çağın gerekliliklerinden giderek uzaklaşıyor gibi hissediyorum.

Ben parasız ve eşit eğitimden yana bir anneyim, öyle olmasını arzu eden bir anne diyeyim ya da. Daha ilköğretimden itibaren çocukları parası olan ve olmayan diye ayıran bir sistem çocuklarımıza hiçbir bakış açısı kazandırmaz. Soysal devletler -en azından temel eğitimde- vatandaşlarına eğitimde bu fırsat eşitliğini verebilmeli. Sadece parasız olması yeterli değil; bir yanda 20 kişilik, bir yanda 60 kişilik sınıflarda eğitim gören çocuklar varsa; SBS, LYS, LGS gibi sınavlarda ilk sıralamayı özel okullara giden çocuklar alıyorsa; MEB’in belirlediği en başarılı 100 okul arasına bir tane bile devlet okulu giremiyorsa; çocuklarımızın büyük bir bölümü eğitimlerinin sonunda bir tek yabancı dili bile konuşamıyorsa bu bizim ya da çocuklarımızın ayıbı değil, tamamen eğitim sistemimizin eksikliğidir. Birileri artık bunu görebilmeli ve kaçan uykularımızı bize geri vermeli.

8 Mayıs 2012 Salı

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu" 1. Ders

Geçtiğimiz hafta -uzun bir aradan sonra- bal arısının cocuk psikiyatırı ile buluşma günüydü..Son bir iki senedir kafamızı kurcalayan, sık sık pedagogumuzun kapısını çalmamıza neden olan problemlerimiz, henüz testler ile desteklenmese de, dikkat bozuluğu sonucuna ulaşıyor. Doktorumuz bal arısını sürekli kanalı zaplanan bir televizyona benzetiyor ki bugüne kadar sanırım kızımı en iyi tarif eden örnek bu. Şimdi okumam gereken bir sürü yeni kitap ve dikkat eksikliği konusunda öğrenmem gereken bir sürü yeni bilgi var. Konularda ilerledikçe buradan aynı sorunları yaşayan anneler ile de paylaşacağım.
Bugün ilk kez Dikkat Eksikliği Hiperaktivite ve Öğrenme Güçlüğü Derneği ile tanıştım mesela. Oradan bazı yayınlar ve dikkat çalışması yapabilmek için oyunlar aldım. Öncelikle şunu söylemeliyim,bu konunun üstesinden en iyi oyun ile gelebileceğimizi anladım ve gerçekten çok faydalı (oyuncakçılarda pek göremeyeceğimiz) eğitim setleri ve oyuncaklar ile karşılaştım. İşin bir "ama"sı var tabii, maliyeti biraz yüksek ürünler bunlar ama söz konusu çocuklar olunca hele de onların sağlıklı gelişimi için çabalıyorsanız gülümüzü seviyoruz madem dikenine de katlanalım diyorsunuz. Çünkü "gülümüzden biz sorumluyuz"
Eğer hiperaktivite ve dikkat ile ilgili sorunlar yaşıyorsanız önce doktorunuzla sonra da bu tür dernekler ile iletişime geçmeniz faydalı olacaktır eminim. Ben başlangıç olarak bir kitap ve tangramlardan oluşan bir oyun setini tercih ettim. Sanırım ben de bir süre bu konuda dersimi iyi çalışmalıyım.
Tabii bu tür ziyaretlerde işin biraz da gülünç yanlarını görüyorum. Derneğin başkanı ile sohbetimizde, oyuncakları incelerken, çocuğu sevmediği bir şeye alıştırmanın yollarını konuştuk. Mesela diş fırçalamayı sevmeyen çocuğa, "arkadaşımın çocuğu diş fırçalamayı sevmiyormuş sen ona ne önerirsin?" gibi yaklaşıp kendi çocuğumuza bunu nasıl sevdirecegimizin yolunu bulabiliriz gibi örnekler verdi, mantıklı da geldi bu yöntem!
Eve geldim bir baktım anneannemiz bezelye yemeği yapmış, bal arısı da hiç sevmez. Yöntemi öğrendim ya hemen pratiğe geçireyim dedim, "arkadaşımın kızı hiç bezelye yemek istemiyormuş sence ona annesi nasıl sevdirebilir? diye sordum. Cevap bana bir kez daha hiç bir şeyin kitaplarda yazdığı gibi toz pembe olmadıgını hatırlattı:
"İyi ediyor, bırak yemesin yaa! Ben de hiç sevmiyorum zaten!!"

İşte benim için "buyur buradan yak!" anı budur...

Anne notu: Derneğe en kısa sürede pos cihazı edinmelerini tavsiye edebilirim. İnternette bu konuda bir engelleri var mı diye araştırırken gördüm, Çankırı Koçlu köyü derneğinin bile pos cihazı varken sizin neden olmasın? İkinci bir önerim de web sitesindeki fiyat listelerini güncellemeleri olabilir, naçizane...

30 Nisan 2012 Pazartesi

İşin Tadı TUZ’u kaçtı

“Maalesef” diyerek başlayayım ama abur cubur sever biri olarak böyle haberler çıktığında hemen dikkat kesiliyorum. Oxford Üniversitesi bilim adamları İngiltere’de yüksek kalorili gıdalara “kalori vergisi” getirilmesini teklif etmiş. Dikkat çekmeyecek gibi de değil bu haber. (27 Nisan 2012 Cuma) Aslında benzer uygulamalar bir süredir Danimarka’da ve Fransa’da da yürütülmekteymiş. Obeziteye karşı açılan bu savaş daha ne tür dâhiyane fikirler ortaya çıkaracak zamanla göreceğiz. İyi mi, kötü mü olur kısmında ise benim şüphelerim var, bunun yeme alışkanlıklarını değiştireceğinden emin değilim ama harcama alışkanlıklarını değiştireceği kesin. Çikolata bağımlılığı ile sigara bağımlılığını hep birbirine yakın görmüşümdür. Öyle ki, kriziniz geldiğinde 1 lira da olsa 10 lira da olsa alabilecek kadar gözünüz dönebilir. Bu yüzden, bana sorarsanız maliyet caydırıcı bir sebep değil, zararlarından haberdar olmak ise çok daha etkili. Mesela geçen gün gazetede çocuklarda hipertansiyon rahatsızlığının görülme yaşının 14-15’lere kadar indiği haberini okumak daha etkili ve ürkütücü bir gerçekti benim için. İngiliz Profesör Graham MacGregor’in açıklamasına göre bunun en önemli nedeni aşırı tüketilen tuz. "Çocuklarda hipertansiyon sessizce ortaya çıkıyor, fark edilene kadar kalp, göz, beyin veya böbrekleri hasta ediyor. Aşırı tuz tüketimine bağlı yüksek tansiyon sadece kalp krizi ve felç riskini tetiklemekle kalmıyor; ileri yaşta karşılaşılabilecek mide kanseri, kemik erimesi gibi hastalıklara da davetiye çıkarıyor" . Üstelik sadece tuzlu besinlerde değil, uzmanlar pek çok hazır gıdanın, kek, bisküvi, gofret, hatta puding gibi tatlı gıdaların bile tuz içerdiğini hatırlatıyorlar, hem de yüksek oranda. Sonuç; bu gıdalardan çok fazla tüketen çocuklar ergenlikte kalp damar rahatsızlıkları, hipertansiyon, kolesterol gibi sorunlar ile baş etmek zorunda kalıyorlar. Gerçekten veriler üzücü. Bebek ek gıdalara geçerken bir aile büyüğü ile bu konuda savaş vermeyen pek az anne olduğuna adım gibi eminim çünkü bazı büyüklerimiz bebek beslenmesine tuzu da katmakta ısrarcıdırlar. Hele çocuk o yemeği yemezse “o tatsız tuzsuz şeyi yemez tabii” diye ayıplanır, hepten suçlu siz olursunuz. Ama yeri gelmişken hatırlamakta fayda var, bebek beslenmesinde tuzun gerçekten yeri yok, bunu uzmanlar üzerine basa basa söylüyor. O yüzden özellikle bebeklerimizi tuzdan olabildiğince uzak tutmamız gerekiyor. Yemeğe tuz ekme konusu ise başlı başına bir sorun, yemeğinize tuz ekmeyi seviyorsanız çocukluğunuzda sofrada bunu çok sık yapan birini kesin hatırlarsınız, çünkü bana göre yemeğe tuz ekmek tamamen görerek öğrenilmiş bir davranış. Bu yüzden sofrada çocukların karşısında yemeğe tuz ekme eyleminden de vazgeçmekte fayda var, hatta belki sofraya tuz koymayı unutmak en güzeli. Uzmanlar günlük almamız gereken tuz miktarının sadece 6 gram olduğunu söylüyor. Yapılan araştırmalar Türk insanlarının günde 18 gram tuz tükettiğini ortaya koyuyor. Sadece tükettiğimiz ekmekteki tuz oranı bile 7 gram iken günde 18 gram tuz tüketiyor olmamız o kadar da şaşırtıcı değil aslında ama 18 gram gerçekten normalin çok üstünde kalıyor. Sağlık Bakanlığı’nın 1 Temmuz’dan itibaren ekmekteki tuz oranını yüzde 30 oranında azaltacağını duymak ise bu açıdan sevindirici. Sağlıklı beslenme konusunda toplumun hassasiyeti arttıkça üreticilerin de satış stratejilerinin değişeceğine, daha doğalını, daha sağlıklısını üretmek için rekabet edeceklerine inanıyorum. Okul kantinlerinde gazlı, aromalı içeceklerin; cips ve kızartmaların satılmasının yasaklanması çocuklarımızın sağlığı açısından önemli bir karardı, pek çok çocuk kanalında da bu ürünlerin reklamlarının yasaklanmış olması yine güzel bir adım. Ama daha fazlası da yapılabilir. Örneğin Avusturalya'da gıda ambalajlarında sadece yiyeceklerin kalorisi değil glisemik indeks oranı da belirtiliyor, biz de neden olmasın? Her dört kişiden biri – ki bir tanesi de benim-asrın vebası insülin direnci ile boğuşurken bu geç kalınmış bir uygulama bile sayılabilir. Yani kalorili gıdalara yüksek vergiler uygulama, fiyat ile caydırma gibi politikalardansa bireyleri bilinçlendirmek çok daha başarılı sonuçlar çıkarabilir. Okullarda bilinçli beslenme üzerine dersler verilebilir, gıda güvenliği ile ilgili seminerler düzenlenebilir. Küçük yaştan itibaren bilinçlenmek önemli çünkü pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da geçerli: “Ağaç gerçekten yaşken eğiliyor”.

Ankaradaki en güzel kitabevi: ARKADAS

Kızıma ne zaman Kentpark'taki Arkadaş kitabevine gitsek kendimizi kaybediyoruz, farklı bir dünya gibi orası! Küçükten büyüğe eline bir kitap almış inceleyen, okuyan insanlar.. Çalışanların çocuklara gösterdiği güleryüz ve sabır da cabası! Bu yüzden, yeri gelmişken bloğumdan da bir teşekkür göndermek istedim 😃