26 Aralık 2011 Pazartesi

BAL ARISI

Sosyal Paylaşımı Neden Seviyoruz?

Sosyal Paylaşımı Neden Seviyoruz?
Paylaşım sınırlarının her geçen gün biraz daha genişlediği bir çağdayız. Son birkaç sene içinde pek çok alışkanlığımızı değiştirdik, paylaşımı seven bir toplum olduk daha doğrusu seven ve sevmeyen olarak ikiye bölündük.

Önce Profil resimlerimizi, sonra aile resimlerimizi, zamanla gittiğimiz yerleri, yediğimiz ilginç yemekleri, saç rengimizi, ojemizi, ellerimizi, ayaklarımızı bile paylaşır olduk. İlk başta abartılı, aşırı bulunan bazı şeyler zamanla normalleşti. Facebook durumlarımıza aforizmalar yazarak yola çıktık, sonra kendimizden, duygularımızdan, yaşadıklarımızdan, mutluluğumuz ya da yalnızlığımızdan bahseder olduk. Dahası bu tür sosyal paylaşım sitelerinde hesabı olmayanlara şaşırır hatta yadırgar olduk.

Bu süreçte hepimiz kendimize bu soruyu sormuşuzdur eminim, “Neden hayatımızda olan biteni paylaşıyoruz?” Sizin nedenleriniz nedir ve nasıldır bilmiyorum ama aslında üç aşağı beş yukarı aynı noktada birleşiyoruz. Hepimiz dijital günlükler tutuyoruz.

Ben bu tür paylaşımlara sosyal medya araçları Türkiye’de yaygın olmadan biraz daha önce başlamıştım. Ailemin adına açtığım web sitesi ile kızıma hamilelik sürecimi, ay ay nasıl büyüdüğünü, neler yaptığımızı paylaşıyor; beslenmesinden, gelişimine, aşı takviminden oyuncak seçimlerimize, doğum günlerine, tatillere kadar geçirdiğimiz günlerin görsel bir günlüğünü tutuyordum. Uzakta olan aile yakınlarımın, arkadaşlarımın kızımı takip etmeleri sık sık web sitemizi ziyaret edip ziyaretçi defterine mesajlar bırakmaları keyifliydi. Web sitesinin en can sıkıcı yanı bu siteye kimlerin eriştiğini bilmeme ve kontrol edememe kısmıydı. Bu yüzden Facebook aslında tam zamanında imdadıma yetişti. Bir süre sonra web sitemizi güncellemeyi bıraktım ve kızım büyüdüğünde görebilmesi için sadece bir anı olarak saklamaya karar verdim.

Günlük tutmayı, hatırlamayı seviyorum. Başkalarının film, müzik zevklerini, güncel konuları, haberleri, yeni kitapları, bilmediğim şiirleri, beni güldüren videoları ya da güzel anıları paylaşmayı ve paylaşımlara ortak olmayı seviyorum. Bu dijital günlüklerde aslında yazdığımız her şey -iyi ya da kötü- hep bir yerlerde kalıyor. O yüzden en çok kızımla ilgili şeyler paylaşmayı seviyorum. Hafızama kazıyamayacağım anları bu dijital günlükte saklıyorum. Bir süre önce keşfettiğim Archivedbook sitesi sayesinde son üç senedir Facebook’ta paylaştığım şeylerin bir arşivine ulaştım mesela. Meraklısına tavsiye ederim.

İşte, Facebook arşivinde kızımla ilgili beni en çok keyiflendiren bazı anlardan sakladıklarım, yani bulduklarım:

* Size gününüzü göstericem çünkü siz gününüzü bilmiyorsunuz!! Temmuz 2009
* Babacım büyüyünce senin de saçların çıkacak, bekle ve sabret!! Kasım 2009
* Anne bak jelibon paketinin arkasına dua yazmışlar! Mart 2010
*Çizgi filmlerdeki prensler neden hep külotlu çorapla geziyor? Mart 2010
* Anne bu şarkının adı ne? Peki soyadı? Nisan 2010
*Almanya’dakiler Almanyaca konuşur Fransa’dakiler Franslıca (Balım ne diyorsa o!) Mayıs 2010
*Şu havuzdaki karpirajlar ne güzel! (“fıskiye” kelimesini kimse öğretmeyince başının çaresine bakan çocuk) Haziran 2010
*Ben Ankaralıyım anneannem de XXXcelli (telefon operatörleri mağduru bal arısı) Haziran 2011
*Yak gel bildiğin ne varsa, sat gel gözüm yok karakolda (Balım’dan şarkıya farklı bir yorum) Haziran 2011
* Balım'ın "ney" enstrümanı ile imtihanı: Anne bu çalan ne? ney! Bu çalan ney? ney! ben de sana soruyorum bu çalan ney? Eylül 2010
*"Kim bana meyve suyu verirse kraliyetimin yarısı onun olacak!" (fazla çizgi film izleyen çocuğun dramı) Kasım 2010
*Parkta adının Aleyna olduğunu söyleyen çocuğa kızımdan cevap: benim adım da Rosella!! Kasım 2010
*“Yaşlandığında sana anne mi, anneanne mi diyeceğim? (aklı karışık bal arısı) Ocak 2011
*Balım'ın Che ile tanışması ya da tanışamaması - Bu kim? Che, Evliya Che'lebi mi? hayır sadece Che! Behzat Ç gibi mi? Şubat 2011
* U ile başlayan hayvan “Unduz”, Z ile başlayan hayvan "Zebik" (kelime türetmece oyununda hile yapan çocuk) Şubat 2011
*O aslanın adı Burcu değil Samson (burç olayını bir türlü anlayamayan bal arısı aslan burcunu yorumluyor) Mart 2011
"Bu yakışıklı adamın fotoğrafının dolabımızda ne işi var?" (söz konusu fotoğraf Meşhur Adıyaman çiğ köftecisinin buzdolabında asılı ilanı) Nisan 2011
*Senin en yakın arkadaşın kim? Burak!! Neden? şu köşedeki apartman var ya, işte orada oturuyor! :)) Mayıs 2011
*çok yoruldum, yaşlandım galiba yakınmalarıma Balım'ca yorum: "Kocaman kadın oldun hala yaşlanmak peşindesin…" Eylül 2011
"anne ayakkabıların ne güzel parlıyor sanki sensörlü" Ekim 2011
“kitabın önsözü ile tanışan bal arısının merakı...arkasözü de var mı?” Kasım 2011

Bütün bunlara bakınca aslında benim için “Neden Paylaşıyoruz?” sorusunun cevabı karşımda duruyor. Çünkü o büyüdükçe, en çok onun bu hallerini özleyeceğimi biliyorum.. Paylaşıyoruz, çünkü çocuklarımız ile ilgili her şey kalabildiği kadar uzun süre aklımızda kalsın istiyoruz. Annelerin sosyal medyayı sevmesi ve böyle aktif olması da sanırım en çok bu nedenden ötürü.

(25 Kasım 2011 bebek.com yazımdan alıntıdır)

Sanal Dünya, Her Şey Bomboş

Çocuklarımızı teknolojinin kollarına teslim etmeden önce bu sanal dünyanın gerçeklerini bilmekte ya da hatırlamakta fayda var. Dahası internet bağımlılığı denen gerçek ile yüzleşmekte fazla geç kalmamalıyız.

Giderek artan teknoloji tutkusu evlerimizi LCD televizyonlar, diz üstü bilgisayarlar, tabletler, en son model telefonlar ile donattı. Evlerimiz şarj kablolarından, bilgisayar aksesuarlarından, oyun konsollarından geçilmez oldu. Hal böyle olunca çocuklar da neredeyse doğar doğmaz bu sanal dünyanın büyüsü ile tanışıyorlar. Çünkü ebeveynler çocukların eğlenmesi, oyalanması hatta yemek yemesi için bile teknolojiden yardım alır oldu.

İnterneti nasıl kullanacağı konusunda yeterince bilgisi olmamasına rağmen artık pek çok çocuk internete kolayca erişebiliyor. Daha kötüsü, pek çok ebeveyn çocuklarının internet kullanımını kontrol edebilme ve çocuklarının internette karşılaşabilecekleri riskleri anlayabilme yeterliliğine sahip değil. Bazı aileler 13 yaşına bile gelmemiş çocuklarına son teknoloji telefonları ve tabletleri almakta sakınca görmüyorlar. Hatta daha 4-5 yaşındaki çocuklarının eline bu teknolojiyi verip, bunları çok iyi kullanıyor olması ile övünen anne babalar var. Ebeveynler küçük yaştan itibaren çocuklarını teknoloji ile tanıştırarak gelecekte teknoloji bağımlısı birer birey yaratabilecekleri riskini görmezden geliyorlar.

Özellikle dil gelişimi tamamlanmamış, okul öncesi çocukların sosyal ilişkiye gereksinim duyduğu gerçeğini unutmamalı. Çocuklara sanal ve tek kişilik bir dünya yaratmaktansa başka çocuklar ile zaman geçirebilecekleri, oyun oynayabilecekleri, fiziksel aktivitelerde bulunabilecekleri ortamları sağlamanın, hem ruhsal, hem bedensel, hem de zihinsel gelişimleri için çok daha faydalı olacağı inancındayım.

Çocukların bilgisayar kullanmasına izin verecek isek kurallarımız açık, net ve uygulanabilir olmalı. Dünya bu konu ile baş etmeye çalışırken ve henüz ülkemizde bu rakamlar çok yüksek değilken bilinçli önlemler alarak internet bağımlılığının önüne geçebiliriz diye düşünüyorum. Örneğin çocuğumuz internet kullanmaya başladığı halde “Çevrimiçi Davranış Kuralları Anlaşması” diye bir şeyi hala duymadıysak, bir an önce Google’dan bir tane temin ederek çocuğumuzla karşılıklı imzalamamız yerinde olacaktır. Bu, duruma biraz resmiyet kazandırmak ve biraz da çocuğumuzu internette neler yapıp yapamayacağı konusunda bilinçlendirmek adına iyi bir başlangıç olabilir. İnternet Bağımlılığı şu anda dünyanın baş etmeye çalıştığı ciddi bir rahatsızlık. Türkiye’de de internet bağımlılığı tedavi merkezlerinin çoğalıyor olması, durumun ciddiyetinin pek de küçümsenmemesi gerektiğini biz anne babalara bir kere daha hatırlatacak türde.

Çin, Japonya, Güney Kore ve Amerika şu anda internet bağımlılığına bağlı suçların ve ölümlerin en çok yaşandığı ülkeler. Örneğin Çin hükümeti önlem alabilmek için çocukların üç saatten fazla bilgisayar başında kalmasını yasaklamış durumda. Bu kuralı ihlal eden kullanıcıların oyun puanlarını sıfırlamak, oyunda geriletmek gibi inanılmaz önlemler alarak internet bağımlılığının önüne geçmeye çalışıyorlar.

İnternet bağımlılığının çocuklar üzerindeki etkisini daha iyi anlayabilmek için birkaç gazete haberini paylaşmak belki yerinde olacaktır:

-Çin’de 17 yaşında bir çocuk, iPad 2 alabilmek için böbreğini sattı!
-İnternet kafede bilgisayar başında üç gün geçiren bir Çinli hayatını kaybetti
-Romanya’da dokuz gün dokuz gece bilgisayar oynayan genç hastanelik oldu
-Rusya'da ailesinin, dersleri kötü gittiği için, bilgisayarda oyun oynamasını yasakladığı çocuk "Sizin bilgisayarınız bana lazım değil" yazılı bir not bırakarak kendini 10. kattan aşağı attı.
-Güney Kore’de 15 yaşındaki çocuk bilgisayar oyunu oynamasına izin vermediği için annesini öldürdü ve intihar etti.
-Bangkok'ta 18 yaşındaki bir genç, almak istediği bilgisayar oyunu için anne babası para vermeyince bir taksi şoförünü gasp etti ve öldürdü.
-ABD'de 17 yaşındaki genç, bilgisayar oyunu oynamasına izin vermeyen anne ve babasını başlarından vurdu.
-İngiltere'de 20 yaşında bir genç bilgisayar başında 12 saat geçirdikten sonra hayatını kaybetti. Otopsi raporu ölüm sebebinin hareketsizliğe bağlı damar içi pıhtılaşma olduğunu ortaya koydu.

Henüz hayatlarının baharını yaşayan çocukları bu derece gerçeklikten koparan, ölümü göze almaya ya da suç işlemeye iten etkenin sadece internet bağımlılığından ibaret olması üzücü ve bir o kadar da inanılmaz. Bu bağımlılığın çocukların vicdanı ve psikolojisi üzerinde ne kadar ciddi travmalar yarattığını görmek ise sanırım gerçek olmayan bu dünyanın içinde var olan tek gerçek. Bilgisayar, çağımızın vazgeçilmezlerinden biri olmuşken biz ailelerin, çok geç kalmadan, çocuklarımızı bilgisayar oyunlarının ve internetin zararlı etkilerinden nasıl koruyacağımızı öğrenmemiz ve bilinçlenmemiz gerek.

(12 Ağustos 2011 bebek.com yazımdan alıntıdır)

Hamilelik ve Bitki Çayları

Kış aylarıyla birlikte grip enfeksiyonlarının ve soğuk algınlıklarının sık görüldüğü bir döneme girdik. Bu tür hastalıkları atlatmak hepimiz için ama en çok da hamileler için zor. Hamilelikte vücut direnci düştüğü için hamileler soğuk algınlıklarından daha fazla etkilenip, bu süreci normalden daha ağır geçirebiliyorlar. Hal böyle olunca da anne adayları doğal yollara, vitaminlere ve bitki çaylarına daha fazla rağbet ediyorlar.
Bu yazımda Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr Umut Sarı’nın konu hakkında anne adayları için faydalı olacağını düşündüğüm görüşlerine yer vermek istedim, kendisine anne adayları için bazı sorular yönelttim:

Hamilelikte bitki çayları güvenli mi, hangi bitki çaylarından uzak durulmalı?

Ihlamur, kekik, nane, papatya, rezene, elma çayı gibi klasik ve adı bilinen bitkilerin çayını tüketmekte bir sıkıntı yok. Ancak içinde fitoöstrojen dediğimiz bitkisel östrojen hormonu içeren bazı bitki çayları mevcut bu nedenle özellikle adı bilinmeyen, değişik bitki çaylarından hamilelikte uzak durulmalı. Hamileyken nasıl östrojen ve progesteron içeren doğum kontrol haplarını kullanamıyorsak, vücuttaki hormon mekanizmasını bozma ihtimali olan bu bitki çaylarından da uzak durmamız gerekiyor. Riskleri ise içilen miktarla alakalı… Bir iki fincan tüketmenin teorik olarak bir sıkıntısı olmayabilir ama akut ihtiyaç olmadığı için, içilmemesi daha güvenlidir.

Rahim kasıcı etkileri nedeniyle adaçayı, sinameki gibi çayların da hamilelikte tüketilmemesi gerektiğini artık pek çok anne adayı biliyor.

Ekinezya’nın soğuk algınlığı, grip, zayıf bağışıklık sistemi gibi durumlardan korunmak için faydalı bir bitki olduğu biliniyor. Peki, hamilelikte de tüketilebilir mi?

Biliyorsunuz ekinezya yılan böcek sokmalarına karşı kullanılmasının yanı sıra kışın da immun sistemini arttırması özelliğiyle Kızılderili yerlilerden bu yana kullanılan bir bitki. Bazı kaynaklar gebelik döneminde kullanılmamasını önerirken, başka çalışmalarda da risk olmadığı söyleniyor. Doğrusu ortada bir tartışma varken kullanımını doğru bulmuyorum. Dahası, normal zamanlarda bile 10 günden fazla kullanımının önerilmediğini hatırlatmakta fayda var.

Peki, Hamilelerin güvenle tüketebileceği içecekler neler?

Aşırıya kaçmamak şartıyla, insulin direncini arttıran şekerli içecekler hariç, her şeyi rahatlıkta tüketebilirler.

Hamilelikte diyet ürünler tüketilebilir mi?

Diyet ürünlerinde bir sıkıntı yok, ancak tabi bu bütün günü müsli ile geçirmek demek değil. Neticede hamilelerin karbonhidrat, protein ve yağdan dengeli bir beslenme sürdürmeleri gerekir. Zaten gebelikte bir hastanın ortalama 7-11 kg almasını isteriz. Bu doğal olanıdır.

Hamilelikte kafein içeren içecekler tüketilebilir mi?

Kafein artışı kardiak bir takım sıkıntılara yol açabilir. Zaten gebelikte tüm sistemlerimizin iş yükü ortalama %50 ile %130 arası artar. Kahve günde maksimum 2 fincan, çay maksimum 4 fincan şeklinde sınırlanırsa bir sıkıntı olmaz.

Son olarak, anne adaylarına kış aylarında bağışıklıklarını güçlendirmek için önerebileceğiniz yiyecek ya da içecekler neler olabilir?

Her türlü taze sebze meyve tüketimini ısrarla öneriyorum. Ancak bu demek değildir ki, günde bir kilo mandalina yiyelim. Her şeyden usul usul, adabına uygun beslenme kâfidir. Aslında gebelik ve diğer tüm hayatımızda uygulamamız gereken şey basit, modern çağlar dışında insanlar nasıl beslenirdi diye düşünmemiz yeterli. Eğer bunu hayal edemiyorsak, herhangi bir sokak hayvanını göz önüne alalım. Örneğin benim papağanım var, her şeyden eşit yer ve tokken, önüne ne koyarsanız koyun dönüp bakmaz. Sigara kokarsanız yanınıza yaklaşmaz, hamburger ya da ketçapa bulanmış patates verirseniz yere atar. Bunların hepsinin doğal beslenmeyle ilgili mesajlar olduğuna inanıyorum.

Şüphesiz normal yaşantımızda olduğu gibi hamilelikte de düzenli ve dengeli beslenmeye, dinlenmeye ve kendimizi soğuktan korumaya dikkat etmeliyiz. Dr. Umut Sarı’ya verdiği bilgiler için teşekkür ediyor; tüm anne adaylarına grip ve hastalıklardan uzak, keyifli bir hamilelik süreci diliyorum.

(09 Aralık bebek.com yazımdan alıntıdır)


7 Milyarıncı Bebeğe Mesajım Var

Geçtiğimiz Ekim ayında Filipinler'de bir hastanede Danica May Camacho isimli bir bebek dünyaya geldi ve bu bebekle birlikte dünya nüfusu 7 milyara ulaştı. Birleşmiş Milletler temsilcileri bu bebeği dünyanın “7 milyarıncı bebeği” olarak açıkladı. (26 Aralık 2011 Pazartesi)
Sadece Danica değil, dünyanın çeşitli yerlerinde 31 Ekim gecesi ilk doğan bebekler 7 milyarıncı insan olarak adlarını tarihe yazdırdı, doğumları sevinçle kutlandı. Kimisi ev, kimisi altın, kimisi de hayat boyu eğitim bursu sahibi oldu.

Peki, insanoğlu 7 milyar nüfusa ulaştı da ne oldu derseniz; dünya nüfusunun 7 milyara ulaştığını öğrenmemiz dışında bir şey değişmedi ve dünyada ishal, sıtma, zatürree gibi yetersiz beslenmeden kaynaklanan hastalıklar yüzünden açlıktan ölen milyonlarca çocuk ne Danica, ne de kucağımızdaki bebeklerimiz kadar şanslı olamadı.

Dünya nüfusu giderek kalabalıklaşıyor, her gece 925 milyon insan aç yatıyor ve dünya kaynakları hızla tükeniyor. Çünkü dünya nüfusunun %20’si kaynakların %80’ini tüketiyor. Dünyada gıda fiyatları tarihinin en yüksek dönemini yaşıyor ve kuraklık, kıtlık, savaşlar toplumları her geçen gün biraz daha yoksulluğa sürüklüyor. Fakir kesimin açlığı ve yoksulluğu artarken zengin kesimin tüketimi son 30 yılda %80’lere varan bir artış göstermiş -ki durum gerçekten düşündürücü-. Dünyada zenginliğin ve refahın adil bir şekilde dağılamıyor olması bu sorunları daha da artırıyor.

Daha da ironik tarafı şu ki dünyanın bir kısmı açlık bir kısmı da obezite ile mücadele ediyor. Tüm bunlar olurken dünyanın 7 milyarıncı insanını hala kutlayabiliyoruz.

Hazır gıdayı daha çok seven, üretmeyi bilmeyen, bol tüketen, sabırsız nesiller olarak hem de son 60 yılda nüfusu 3’e katlayarak ilerliyoruz. Çocuklarımıza tasarrufu, doğa kaynaklarını verimli kullanmayı, çevre sorunlarının tehlikeli sonuçlarını öğretemeyecek, onları bilinçlendirmeyecek kadar meşgulüz üstelik.

Bu yazıyı yazıyorum çünkü dünyanın 7 milyarıncı bebeğine benim de bir mesajım var:

Hoş geldin 7 milyarıncı bebek,

Geldiğin dünya pek hayal ettiğin bir yer olmayabilir, biz geldiğimizde de çok iyi durumda değildi ama biz çocukluğumuzda ekili tarlalar, meyve ağaçları gördük, UHT işlemlerine ve homojenizasyona uğramamış sütlerden içebildik en azından. Ekolojik dengeyi de bir güzel bozduk. Dedelerimizden kalan o ağzına kadar dolu kilerleri boşalttık ama merak etme balık genli domates, tavuk genli patates, mısır bırakıyoruz sana, sen onlara kısaca GDO de. Organik gıdalar da var aslında ama seni dünyaya binlerce dolar borçla getirdiğimiz için muhtemelen onlardan faydalanman biraz zor olacak. Çarpık çurpuk kentleştik, yeşil alanların üstüne kat kat binalar diktik ama aralara birkaç oyun parkı, yüzme havuzu kondurduk; tabii yine parası olan çocuklar faydalanabilsin diye. Mesela bu yüzyıl oldu hala cam ile plastik, kâğıt ile metal çöplerimizi ayrıştırmayı beceremedik ama merak etme bu çöplüklerde çalışan, atık toplayıp satan yüzlerce çocuğa ekmek kapısı olduk. Su konusuna gelince, bu kadar nüfus, sanayileşme, kentleşme, tarım ilaçları karşısında onu koruyabilmemizi beklemiyordun sanırım, biz kirletmek için elimizden geleni yaptık ama iyi tarafından bak, sen bunları arıtmak için kendini bol bol bilime vereceksin -tabii eğitimde fırsat eşitliğini yakalayabilirsen-. Bir elimiz bilgisayarda, öbürü telefonda, gözümüz de televizyonda yaşamaya alışınca baktık bu enerji bize dar gelecek, mecburen olur olmaz yerlere nükleer, termik, hidroelektrik santraller kurduk ama birkaç çocuk toplayıp ara sıra yeşil çevre için el ele mesajları vermeyi de ihmal etmedik. Özetle keyfimize baktık, işimizi gördük sonrasını da pek umursamadık. Sağlığın ile oynadık, geleceğine ihanet ettik. Biliyorum böyle bir dünyada yaşamak senin için zor olacak ama hoş geldin demeden önce yine de bunu söylemem gerek…

Özür dilerim 7 milyarıncı insan!

(26 Aralık 2011 bebek.com yazımdan alıntıdır)

24 Ekim 2011 Pazartesi

3D Teknolojisi ve Minikler

Dijital pazarın en saygın müşterileri gençler ve çocuklar olunca, bu sektör de durmaksızın onları cezp edecek yeni fikirler, arayışlar içerisinde karınca gibi çalışıyor. (22 Ağustos 2011 Pazartesi)
Son zamanların trendi şüphesiz 3D teknolojisi… 3D yeni ama aslında bir o kadar da eski bir teknoloji. Kökeni 1850’ye kadar uzanan bu buluş ile dünya seyircisi ilk olarak1920’lerde tanıştı, hatta 1950’li yıllarda Türkiye’den bile bir rüzgâr gibi geçip gitti. Sonrasında -maliyetli bir yöntem olmasının da etkisiyle- unutulmuş gibi görünse de kendi içinde gelişimini sürdürdü ve bir gün tüm dünyanın karşısına Avatar ile yeniden çıktı. Şahsi fikrim, Avatar 3D teknolojisinin bu kadar muhteşem kullanıldığı bir film değil de sıradan 2D teknolojisi ile yapılmış bir film olsaydı sinemalarda birkaç hafta gösterimden sonra sessiz sedasız unutulur giderdi. Ancak gişe hâsılatı o kadar inanılmaz rakamlara ulaştı ki sadece yapımcıların değil, elektroniğin devlerinin de aklını çeldi. İşte bu sayede 3D artık sadece sinemalarda değil, bilgisayar oyunlarında, konsollarda hatta son teknoloji televizyonlarda bile yerini aldı.

Bu teknoloji, yapımcıları kurtaran bir can simidi oldu denebilir çünkü şimdilerde en çok izlenen 10 filmden en az 6 tanesi üç boyutlu. Hatta son zamanlarda vizyona giren animasyon filmlerin neredeyse hepsinin üç boyutlu gösterimi mevcut, haliyle çocuklar da bunu tercih ediyorlar. Benim kızım gibi üç boyuttan korkan, hoşlanmayan çocuklar için ise neyse ki hala 2D gösterimler mevcut. Neyse ki diyorum çünkü başından beri üç boyutlu animasyon fikrinde beni huzursuz eden bir şeyler var. En önemli nedenlerden biri bu filmlerin çoğunun gereğinden fazla uzun olması... Dolayısıyla beni bile bir noktadan sonra rahatsız eden bu teknolojinin çocuklar üzerinde nasıl etkileri olduğunu merak etmiyor değildim. Merakım fazla uzun sürmedi ve beklenen açıklamalar yavaş yavaş basında yerini bulmaya başladı. Şu anda yapılan açıklamalar yumuşak bir geçiş niteliğinde çünkü gerçeklerin ardında çöpe atılması söz konusu bile olmayan milyonlarca dolarlık yatırımlar var. Ancak pek çok uzmanın uyarılarından sonra yakında 3D filmlere 7+ sınırlaması getirileceği kanısındayım. Pek çok Göz Hastalıkları Uzmanı 3D teknolojisinin -özellikle göz kaslarının gelişiminin tamamlanmadığı 7 yaş altı- çocukların üzerinde oldukça olumsuz etkileri olacağından endişeli.

3D teknolojisi aslında “stereopsis” algısını kullanan bir yöntem. Yani iki gözle algıladığımız görsel derinlik algısı. Bu teknolojiye adapte olmamızı sağlayan şey sadece basit bir gözlük değil, gözlerimiz ve beynimiz. 3D gözlük sayesinde beynimiz iki farklı imajı, derinliği olan tek bir imaj olarak yorumluyor hem de bunu çok çabuk bir şekilde yapıyor. Uzmanlara göre böyle bir algıya uzun süre maruz kalmak çift görme, baş ağrısı, mide bulantısı, basit oryantasyon bozuklukları gibi etkilere neden olabilir. Dahası nörolojik rahatsızlıkları olan kişilerde az da olsa epilepsi nöbeti riskini artırabilir. Özellikle göz tembelliği, şaşılık gibi problemleri olan, zayıf göz kaslarına sahip çocukların mutlaka bu teknolojiden uzak tutulması öneriliyor. Şu ana kadar yapılan çalışmalar ve uzman yorumları özetle şunu gösteriyor; beynin sürekli normal dışı sinyaller almasına ve gözün doğal olmayan bir şekilde hareket etmesine neden olan -henüz üzerinde yeterince çalışılmamış- bu teknolojiye uzun süre maruz kalmak çocukların hatta biz yetişkinlerin bile göz sağlığı üzerinde olumsuz etkilere yol açabilir.

Önümüzde vizyona girmeyi bekleyen bir sürü 3D film varken bu önemli uyarıları göz ardı etmemekte fayda var.
(22 Ağustos 2011 bebek.com yazımdan alıntıdır)

Yüz boyalarına dikkat!

Alışveriş Merkezlerinde ya da oyun alanlarında çocukların yüzlerinin boyandığı etkinlikleri sevmediğimi söylemiş miydim? O halde şimdi söylemeliyim. (05 Eylül 2011 Pazartesi)
Yüz boyamaları ile ilk tanışmamız birkaç sene önce kızımı bir alışveriş merkezindeki oyun alanına bırakmamla başladı. Çocuğu normal olarak bırakıyorsunuz, kaplan, kedi, tavşan ya da kelebek olarak geri veriyorlar. Başta eğlenceli gibi görünse de boyama esnasında gördüğüm manzara pek hoşuma gitmedi. Aynı fırça ile boyanan onlarca yüz, plastik kutularda markası belli olmayan boyalar, fırçanın temizlendiği kirli bir sünger. Eve gidince bu boyaları silmek de ayrı bir sabır ve ikna kabiliyeti, biraz da gözyaşları ile baş etme faslından geçmemizi gerektiriyor.

Google’da birkaç gezintiden sonra okuduklarım keyfimi hepten kaçırmaya yetti. ABD’de pek çok sağlık örgütünün de destek verdiği “Güvenli Kozmetik Kampanyasının” bu konu ile ilgili raporu, piyasada en çok tercih edilen 10 markanın test edildiğini ve hepsinin içeriğinde -az ya da çok- belli miktarda kurşun bulunduğunu duyuruyor. Bu 10 markanın 6 tanesinde ise cilt alerjilerine sebep olabilecek maddelere ve önerilen seviyelerin çok üzerinde nikel, kobalt ve krom içeriğine rastlandığına dikkat çekiyor. Küçük yaşlarda bu maddelere sık sık maruz kalma durumu çocuklar üzerinde hiperaktivite ve dürtüsel davranışlarda yoğunluğa, IQ düşüklüğüne, düşük okul performansına ve saldırganlığa neden olabiliyor.

Tüm bu okuduklarımdan sonra bu tür yerlere kızımı bırakırken yüzünü boyamamaları için alerjisi olduğu pembe yalanını uydurur oldum. İşin aslı, çocuklarda çağın hastalığı alerjiler olmuşken anne babaya danışmaksızın böyle bir risk alıyor olmaları da ayrı bir ürkütücü.

Ülkemizde de Sağlık Bakanlığı geçtiğimiz Haziran ayında Kuzey Kore ve Çin’den gelen boyaların içerisinde ağır metaller ve kanserojen maddeler bulunduğu konusunda uyardı ve bu boyaların piyasadan toplatılacağını duyurdu. Ama sadece kırtasiyelerdeki boyaları toplamak yeterli değil. Alışveriş Merkezleri ve oyun alanlarında kullanılan bu boyalar gerçekten denetleniyor mu emin değilim. Çoğu zaman ücretsiz olarak verilen bu yüz boyama hizmetinde birinci sınıf, en kaliteli boyaların kullanıldığına inanmak ise biraz hayalperestlik olur.

Herkesin yüzü boyanırken kendi yüzünün boyanmasına izin verilmemesi kızımla aramda bir süre soğuk rüzgârlar estirince ben de çareyi en azından FDA (Gıda ve İlaç İdaresi) standartları ile uyumlu bir yüz boyama seti edinmekte buldum. Bu uğraş eğlenceli bir ev aktivitesine dönüşünce yüz boyama konusunda yaratıcılığımı epey geliştirdiğimi de söylemeliyim. İşin alışılmış olanı ise, birkaç boyamadan sonra kızımda bu hevesten eser kalmamış olması, pek çok oyuncağa olduğu gibi yüz boyalarına da ilgisinin birkaç gün içinde geçip gitmesi. Bu arada ilginizi çekerse, Güvenli Kozmetik Kampanyasının web sitesinde kakao, pudra, portakal gibi evdeki malzemeler ile yapılabilecek pek çok yüz boyası tarifi mevcut.

Alışveriş Merkezlerinde hala devam eden yüz boyama etkinlikleri konusunda ise bir anne olarak içim hiç rahat değil. Ramazan etkinlikleri ve Bayram tatili boyunca bu tür yerlerde yüzleri boyanan çocuklara rastladığıma göre bu uyarıları henüz duymamış aileler var diye düşünüyorum. Şahsi fikrim ve gönlüm yüz boyama faaliyetlerinin AVM’lerden ve oyun alanlarından tamamen kaldırılmasından yana. Çocuklarımızın güvenliği için bu konuda hassas olduğumuzu duyurmalı ve ilgilileri uyarmalıyız diye düşünüyorum.
(5 Eylül 2011 bebek.com yazımdan alıntıdır)